Skip to content
SINIF MÜCADELESİ YÜKSELİYOR, SINIF ÖRGÜTLERİ SINIFA VE MÜCADELEYE UZAK DURUYOR! PDF Yazdır E-posta

Sample ImageDünyada ve ülkemizde kapitalizmin krizi derinleşirken sınıflar mücadelesinin de yükseldiği tarihsel bir döneme girilmiştir. Krizin sonuçlarına karşı yükselen sınıf mücadeleleri yeniden kamuyu, kamulaştırmaları, kamusal politikaları çekim merkezi haline getiriyor. Sınıf mücadelesinin zayıf olduğu ülkelerde ise yarım kalan özelleştirmeleri en kısa sürede tamamlama yönündeki sermaye baskısı, bütçe açığını giderme yönünde zamlar, vergiler artıyor.

Ülkemizde meşru demokratik talepler ve bu uğurda yürütülen mücadeleler despotik yaklaşımlarla engellenirken, rejim her geçen gün daha da baskıcı ve otoriter bir karakter kazanmaktadır. Demokratikleşme olarak lanse edilen Kürt sorununa çözüm arayışlarının cilası sorunun muhatabı DTP’ nin kapatılması ve 12 Eylül dönemini hatırlatan faşizan yöntemlerle, belediye başkanlarının kelepçelenmesi ile döküldü. Böylece demokrasi havariliğine soyunarak askeri vesayete savaş ilan eden AKP Hükümetinin Kürt –İslam sentezi veya kendi Kürtünü yaratmaya dayalı politikaları bir kez daha görülmüş oldu.

Sistem içerisinde karşılanabilecek olan dil, kültür, kimlik talepleri ve bunların yasal güvence altına alınması, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, herhangi bir etnik kimliğe dayalı olmayan anayasal yurttaşlık vb. asgari demokratik talepler dahi görmezden geliniyor.

AKP eliyle uygulanan politikaların toplumda yarattığı tahribatın  üstüne kapitalizmin krizi de eklendi. Krizin faturasının emekçilere ödetilmesi ile yaşanan mağduriyet, hak kayıpları ile birleşerek toplumda derin yaralar açarken, sınıflar mücadelesini de bir o kadar keskinleştiriyor. Hükümet işçi sınıfının parçalı ve örgütsüz durumundan yararlanarak henüz tamamlayamadığı kamu hizmetlerini ticarileştirme ve özelleştirme hamlelerini hızlandırıyor.

İşte tam da böylesi bir dönemde bir oyunbozan olarak mücadele arenasına çıkan Tekel işçileri tüm emekçilerin soluk borusu işlevi görüyor, tüm toplum kesimlerinden destek alarak siyasi iktidarın kâbusu haline geliyor. Sınıfsal bir öz savunma, nefsi müdafaa hareketi olarak gelişiyor. İtfaiye, Yatağan, Marmaray işçilerine ve özelleştirme mağdurlarına bir yol açıyor. Tekel işçilerinin başlattıkları direniş, emekten yana güçlere moral olup milyonlarca emekçinin, ezilenin sesi ve soluğu haline gelirken AKP nezdinde egemenleri, tedirgin ediyor. Bundan dolayıdır ki biran önce boğulmak ve sindirilmek isteniyor.

Tekel’in özelleştirmesinin yarattığı sonuca karşı gelişen direniş  bu sorunun kaynağına karşı duyarsız kalan, sınıfa yabancılaşmış, bürokratik, hantal sendikal yapıların sorgulanmasını sağlıyor. Güvencesizlik,  parçalı istihdam başta olmak üzere krizle birlikte katmerleşen işçi sınıfının sorunlarına ve dönemsel ihtiyaçlarına yanıt verecek bir sendikal yapılanmaya ve sendikal önderliğe olan ihtiyacı açığa çıkarıyor, bu eksikliğin en kısa sürede giderilmesinin elzem olduğunu gösteriyor. Bu direniş, sendikal bürokrasi tarafından emek mücadelesinin dışına itilen işçi sınıfının kendisine dayatılanların kader olmadığını göstermesi bakımından da tarihsel bir önem taşıyor. Sol ve toplumsal muhalefet açısından ise mücadelenin ana eksenine işaret ediyor. Sınıf mücadelesinin bittiğini ilan eden liberal akımlara somut bir yanıt olma özelliği taşıyor. Halkın gerçek gündemi olan iş ve aş sorununa, çalışma yaşamındaki güvencesizliğe toplumun dikkatini çekiyor.

Direnişin geldiği aşamada en yakıcı görev ise iktidarın tüm tehditlerini karşılayacak kararlı bir taban örgütlülüğünün yaratılması  ve işçilerin bölünmeksizin, birlik içinde eylemlerini sürdürmelerini, kazanımla sonuçlanmasını sağlamaktır. Sendika ve konfederasyonların Hükümetin oyalama, işçiler ve sendikaları/konfederasyonları bölme taktiklerine güç veren tavırları, direnişin yeni evresinin aşması gereken görevleri arasındadır. Dayanışmanın türlü biçimlerinden, mücadelenin büyütülmesine, yerellere, işyerlerine kadar taşınmasına, sorunun içselleştirerek mücadelede yeni cepheler açılmasına kadar bir dizi mücadele olanağını da açığa çıkarıyor. Konfederasyonlar ise istisnasız Tekel işçilerinin direnişini içselleştiremiyor, onları oyalıyor. Ancak oluşan toplumsal desteği de göz ardı edemiyor. Mikrofonu ele alıp söylem düzeyinde atıp tutuyor, işin ucu eyleme gelince yan çiziyor. KESK Yönetimi de bu eleştirilerden azade değil. Yönetimin tutarsız davranışları KESK’in bu noktada birleştirici bir işlev üstlenmesini engellemektedir.

Tekel işçilerinin direnişinde görüldüğü üzere KESK yönetimi esnek istihdama karşı kadrosuz çalışanları mücadeleye sevk etmek ve sınıf mücadelesini yükseltmek yerine, işçilerle birlikte olmak yerine farklı saiklerle Türk-İş bürokrasisiyle ilişkiyi önceleyen, sorumluluk almaktan uzak bürokratik bir tavır içerisine girmiştir. Bu yüzdendir ki Tekel işçilerini desteklemek için 17 Ocak tarihinde Ankara’da yapılan mitinge kitlesel katılım çağrısı yapılmamış, şubelerin sendikalarından ve konfederasyonları KESK’ten  istedikleri maddi destek reddedilmiştir.

KESK yönetimi Tekel işçilerinin 4-C’ye karşı direnişini dışsal bir olgu olarak görmektedir. 25 Kasım eylemi planlanırken kamuda sayısı yüz binlerle ifade edilen güvencesizleri dikkate alarak güvencesizlerin kadroya alınması gibi sınıfın temel taleplerinin öne çıkarılması önerilerimizi dikkate bile almamıştır.  KESK yönetimi Tekel işçilerinin açtığı yolu genişleterek kadrosuz istihdam sorununu bir harekete dönüştürme çabası içerisinde olma yerine dışarıdan destekleyerek Türk-İş bürokrasisinin tavrına göre pozisyon belirlemektedir.

KESK kongreler sürecinde bozulan mutabakatla birlikte yeni oluşan yönetim temsiliyet krizi yaşamaktadır. Aradan geçen zamanda siyasal alandaki gelişmeler bu ittifakın arka planını boşluğa düşürmüş, kişisel ikbal arayışlarının ötesine geçemeyen bir durum yaratmıştır. Gelinen aşamada bu ittifak tablosu emek alanının sorunlarından ve taleplerinden uzaklaşmış ve bu görevi ikincil olarak kavrayan anlayışla hareket ederek örgütün toplumsal ve siyasal etkisini daha da zayıflamıştır.

KESK sınıf mücadelesinin yükselen ivmesine önderlik edebilme, sorunları  içselleştirme ve amacı, hedefleri belirgin bir mücadele yürütme yetisini her geçen gün biraz daha kaybetmektedir. Gerçekleştirilen eylemler ise zevahiri kurtarmanın ötesine geçemeyen, birbirinden kopuk ve ortak amaca yönelmeyen bir özellik taşımaktadır. Fiili ve meşru mücadele geleneği terk edilerek yerine sosyal diyalogcu uzlaşmacı bir çizgi ikame edilmiştir. Kriz koşullarında farklılaşan sınıf ihtiyaçlarına yanıt verecek bütünlüklü bir mücadele yerine olağan dönemin olağan davranış ve eylem kalıplarına hapsolunmuştur.

KESK yönetimi tarafından yere göğe sığdırılamayan, “12 Eylül sonrası en kitlesel, en güçlü grev” olarak ilan edilen 25 Kasım eyleminin devamına ilişkin hiçbir hazırlığın olmadığı, iktidarın uyarıya yanıt vermemesi üzerine ne yapılacağının belirsiz olduğu bir süreci yaşadık. 25 Kasımında KESK’in kamuoyunda görünürlüğü boyutunda bir başarı varsa yönetimdeki ittifak bu başarıda en az pay sahibidir. Tablo bütün gerçekliği ile ortadadır.

Neyse ki çok zaman geçmeden Tekel işçilerinin direnişiyle rüyadan uyanan KESK yönetimi kendi abartılı değerlendirmeleri ile yüzleşmek durumunda kaldı. Adeta KESK’in genetiğini değiştirecek hamlelere imza atan, üstelik bunun özeleştirisini vermekten kaçınan, sıklıkla sorumluluğu yokmuş gibi davranan veya geçmiş yönetimleri, şu an yönetim dışında kalan sendikal dinamikleri suçlayarak kendisini aklamaya çalışan bir anlayışla karşı karşıyayız. En iyi savunma saldırıdır anlayışıyla SGK Yönetim Kurulundan KESK temsilcisini çekmesine rağmen daha alt bir organa SGK Danışma Kuruluna temsilci gönderen, yeniden yönetim kuruluna girmek için geçmiş yönetimleri sıçrama tahtası haline getirmeye çalışan, sendikaları yukarıdan aşağıya “dizayn” etmeye çalışan otoriter, bürokratik bir anlayışla karşı karşıyayız.

Tam da bu evrede devrimci bir dinamik, sınıf örgütü, sendikal odak olma iddiasını sürdürebilmek için, sınıfın dönemsel ihtiyaçlarına yanıt olabilmek için KESK’te bir zihniyet değişimine, yapısal bir dönüşüme ihtiyaç vardır. Bunun yolu kongre süreçlerinin öne alınmasından, bozulan siyasal ve sendikal mutabakatın yeniden tesis edilmesinden, emek ve demokrasi mücadelesi bütünlüğünü pratik-politik alana taşıyacak ve sisteme karşı mücadeleyi esas alan ideolojik-politik perspektifle hazırlanmış bir mücadele programının yaratılmasından geçmektedir. Aksi halde mevcudu savunma ısrarı sınıf mücadelesine yarar değil zarar getirecektir.   

DEVRİMCİ  SENDİKAL DAYANIŞMA